Başladım koşmaya
Gerilerden gelip öne geçmek en büyük hayalim olmuştu hep. İnsanlar zıttını düşünürken onları ters köşeye yatırmanın hayali. Benim gibi kaybedenlerin hayallerinden başka neyi var ki zaten? Hem bundan daha güzel neyin hayali olabilir, hı? Yanlış yaptığın herşeyin aslında birer aldatmaca olduğu bir gerçeklik, şaşkın bakışlar arasında göğsünü gere gere dolaştığın, nıhaha diye güldüğün. Sizce de güzel değil mi?
Dönüp arkama baksam yediğim bütün haltlar orada, yüzleşmem için beni bekliyorlar. Bu kadar hata ile yüzleşip, ardından da önüme şöyle bir baktığımda aslında diğerlerinden ne kadar geri kaldığımıda farkediyorum. Hangi tarafından bakarsanız bakın bu durumdan kurtulmanın tek yolu, aslında sizin koca bir aldatmaca olduğunuz sonucuna varmalarını sağlamaktır. Onları şaşırtmalı, depresyona sürüklemeli ve mümkünse yoldan çıkartmalısınız. Nasıl yanıldıklarını, nerde hata yaptıklarını ve neden bu kadar umursamaz olduklarını düşünürken varacakları tek sonuç kendilerine olan nefret olmalı. Nefret duyacaklar çünkü onların egolarını tatmin edip, mutlu edebilen bir ezik olmayacak çevrelerinde. Böylece gerçekte ne olduklarını görecekler. Böylece gerçekten eşit olacağız.
Başkalarının mutsuzluklarından prim yapanlar, çıkarları olmadıkça düşenlerin elinden tutmayanlar size sesleniyorum, bırakın bu ayakları. Sizi yok etmeye geliyorum, dilediği gibi yaşadıkları için aptal değer yargılarınız yüzünden yargılanıp, son sınıf insan muamelesi görmekten bıkanlar adına. Herşeyin imajdan ibaret olduğu bir dünya burası. Ne olduğunuz, nasıl göründüğünüzle alakalı. Sizin kurallarınızla oynayacağım.
Adım Meriç. 32 yaşında, bekar ve mutsuzum. Fakat kesinlikle umutsuz değilim. Bir gün, evet birgün benim de günüm gelecek. every dog has its day. Artık dipteyim, geçmiş ve gelecek bakmak istemediğim kadar kötü. Fakat bugün, bugün öyle değil. Bugün o gün.
Her sabah olduğu gibi Bitter Sweet Symphony ile uyandım. Her sabah olduğu gibi traş olurken suratımı kestim. Her sabah olduğu gibi aynada kendi gözlerime bakarken yakaladım kendimi. Her sabah olduğu gibi kustum. Her sabah olduğu gibi ilk düğmeyi yanlış ilikledim. Her sabah olduğu gibi okula giden çocuklara baktım. Her sabah olduğu gibi hayatın anlamını sorguladım. Her sabah olduğu gibi balkondaki amcaya selam verdim. Her sabah olduğu gibi sigaramın beni biraz daha öldürmesine izin verdim. Her sabah olduğu gibi çalışmak zorunda olduğumu hatırladım. Her sabah olduğu gibi güne 1-0 geride başladım. Her sabah olduğu gibi hiç doğmamış olmayı diledim.
Dükkana vardığımda olacaklardan habersizdim. Uzun zaman önce aşık olduğum kadın tesadüfen kahve dükkanıma geldi. Burada olacağımı biliyor muydu, bilmiyor muydu emin değilim. Beni gördüğünde gülümsedi. Bende kafamı merhaba anlamına gelecek şekilde salladım. Gülümsedi gülümsemesine ama sanki halime gülüyordu aslında. Burda insanlara kahve satıyor olmam onu neşelendirmişti adeta. Kıyafetleriyle yargılayacak olsaydım çok zengin ve rükuş olduğunu, parmağına bakacak olursam evlendiğini, suratına bakacak olursam kibir ve şımarıklığından o an boşalıyor olduğunu söyleyebilirdim.
-Meraba, demek burada çalışıyorsun?!
-Evet, seviyorum bu işi.
-Bravo, sana da bu yakışırdı zaten.
Siparişini verdi ve cam kenarında bir yer beğendi kendisine.. Geçmişimizi bilmeyenler için bir açıklama yapmam gerekir burada. Üniversite yıllarında okul radyosunda programım varken dinleyicilerimden birisiydi. Yayın esnasında en sık arayan dinleyici de oydu. Gel zaman bu sıklaştıkça biz daha samimi olduk ve ben bir gün, onun dinlediğinden eminken her zaman onun için çaldığım şarkıyla ona evlenme teklifi ettim..
*now i’m ready to close my eyes, now i’m ready to close my mind, now i’m ready to feel the hand to lose my heart in the burnin’ sand
Hayatımız, ve dört yılımız ve bütün güzel hayallerimiz ortaktı. Şimdikinden çok farklı bir şekilde, hiçbir sabah suratımı kesmiyordum traş olurken. Ve baktığım ilk çift göz, onunkilerdi. Hayatın anlamı da o gözlerdeydi ve ben hayatla ilgili bütün soru cümlelerinden uzaktaydım onun kokusunu duyarken.
Camdan yansıyan yüzüne baktım. Gözlerinin etrafında belirginleşen çizgiler, çocuksu ifadesinin bileklerini kesmek için oradalardı ve dudaklarındaki ona o karşı konulmaz neşeyi veren şekil, yerini ağır bir makyaja bırakmıştı. Mutlu mu acaba? Diye sordum kendi kendime. Ama sonra cevabı zaten bildiğimi, boynunu büküşündeki hüznün de bana destek olduğunu fark ettim.
Kahvesine tükürmeden götürmek olmazdı aslında. Ama aklıma çok daha iyi bir fikir gelmişti. Neden elimin altında tuttuğumu bilmediğim fare zehirini aldım, kahvesine ekledim, tadını almasın diye kremasını bol koydum –zaten kahveyi hep bol kremalı içerdi.-
Sakince yanaştım, kahvesini bıraktım, ve tek kelime etmeden uzaklaştım.
Seni özledim diye seslendi arkamdan.
Gülümsedim, tekrar yanaştım ve kulağına güçlükle duyabileceği şekilde fısıldadım,
-İnsanların seni hala özleyebilecekleri yerde kal.
Kahvesini yudumlayıp, yere yığılmadan hemen önce, peçetedeki “I’ll take you down the only road I’ve ever been down” notunu okumuştu.
Vicdan azabı duymayacaktım. Biliyordum ki, egosu ona beni özlediğini söylüyordu, zavallı, o da öyle sanıyordu. Aralarında ince bir çizgi vardır. Hangisinin hangisi olduğunu anlamak zordur. Yaşayan için de, gören için de geçerli bu.
Ambulansı da, polisi de kendi ellerimle aradım. Geldiklerinde onun için çok geç kalmış olmalarını diliyordum. Nitekim öyle de oldu. Ölmüş olduğunu anlayan müşterilerden bir kaçı ağlamaya başlamıştı bile. Onları sakinleştirmek için daha hafif bi müzik açtım, ama işe yaramadığı gibi daha çok ağlamaya başladılar bu kez. Bu tip insanlar genellikle hayata seyircilerdir. Yarışa giremezler çünkü kaybedeceklerinden korkarlar. Kendi hayatlarını tribünden izlerler. Başkalarının hayatlarına bakarak güler ve ağlarlar. Kendi benlikleriyle senkronize olamazlar. Olamazlar çünkü hayat gerçekten kocaman bir fear factor yarışmasıdır. Neyse işte, dükkanı erkenden kapamam gerekti bu üzücü olay yüzünden. İnsanların gidip olayı yaymaları lazımdı hem zaten, ailelerine, arkadaşlarına, msn listelerine, bloglarına vs. dayanamazlardı yoksa, içlerinde patlardı. Medya akın etmeden uzaklaştım.
Otopsi raporu alınıp, ölüm nedeninin kahveden dolayı olduğu anlaşılıncaya kadar ben toz olurdum ortalıktan. Sıra hayatıma girmiş ve çıkmış diğer asalaklara gelmişti. Bugünkü yalnızca bir başlangıçtı. Eski ev arkadaşım, kuzenim, bakkaldaki kadın, sevgilimin yavşak arkadaşları, ben.. ve dahası.
Yarın, sabaha bir katil olarak uyanacağım. Yarın, sabaha olması gerektiği gibi 0 – 0 başlayacağım. Yarın sabah aynayı parçalayacağım.
Yarın, bambaşka biri olarak uyanacağım.



cok guzel bitmis yazi.
aralardaki sarkilar falan da ii olmus baya.
bir de :
Camdan yansıyan yüzüne baktım. Gözlerinin etrafında belirginleşen çizgiler, çocuksu ifadesinin bileklerini kesmek için oradalardı ve dudaklarındaki ona o karşı konulmaz neşeyi veren şekil, yerini ağır bir makyaja bırakmıştı. Mutlu mu acaba? Diye sordum kendi kendime. Ama sonra cevabı zaten bildiğimi, boynunu büküşündeki hüznün de bana destek olduğunu fark ettim.
ne guzel bir tasvirdir bu :)
tasvir için teşekkürlerim sana ,)
“Seni özledim diye seslendi arkamdan.
Gülümsedim, tekrar yanaştım ve kulağına güçlükle duyabileceği şekilde fısıldadım,
-İnsanların seni hala özleyebilecekleri yerde kal.”
Meriç kadını şu lafla öldürmüş zaten, fare zehirine gerek kalmamış.
hakediyordu iki türlü ölmeyi. :cry:
iyi
sevgili heper,
akismetin elinden nasıl kurtulmuş yorumların bilmiyorum. oraya buraya yalnızca iyi, çok iyi yazarak spam görünümlü kirlilik yaratmışsın adamım. umarım yakında mail box’a linkler düşmez. :roll: yine de, teşekkür ederim yorumun için.
Onları sakinleştirmek için daha hafif bi müzik açtım, ama işe yaramadığı gibi daha çok ağlamaya başladılar bu kez. Bu tip insanlar genellikle hayata seyircilerdir. Yarışa giremezler çünkü kaybedeceklerinden korkarlar. Kendi hayatlarını tribünden izlerler. Başkalarının hayatlarına bakarak güler ve ağlarlar. Kendi benlikleriyle senkronize olamazlar. Olamazlar çünkü hayat gerçekten kocaman bir fear factor yarışmasıdır.
döğ puğa