Asansör – 1

Bugün bir asansöre bindim.. Radyo yayını dinleyebildiklerinizden. Gerçi ben dinlemek istemedim. Çünkü kulaklarımı kapatsam, aynaya bakıp saçlarımı düzeltemeyecektim. Dinlemek zorunda kaldım desem yanlış olmaz. Lakin 7. katta falan şarkıyı sevmeye başladım. Eskiydi baya. Diyebilirim ki taş plaktan çalıyordu. Tam o an hayat bir anlığına post – nuclear bir rpg gibi geldi. Çünkü 7 ile 8. kat arasındaydım, taş plaklara dönüş yaşamıştık ve adım da John Doe idi. Bir şeyi fark ettim bu arada. Şarkı sürekli tekrar ediyordu, ya da sadece vasat bir single idi. Ne olduğunu bilemiyorum ama ilk başta plak takıldı diye düşündüm. Sonra duyduğumun aslında şarkının kendisi olabileceği ihtimalini geldi aklıma. (kendimde değilken bunu çok sık yaşıyorum) Kafamın güzel olması da kuvvetle muhtemeldi tabi. Fakat bilim adamları içinde bulunduğum durumda, içinde bulunduğum durumu tanımlamamın yanlış olacağını söylüyordu. Tavırları kesin ve netti, “Objektif olamazsın”. Duyularımı kaybediyordum galiba. Ya da sakallarım çok uzamıştı ve ben kendimi tanıyamıyordum. Belki de sadece asansör servis dışıydı ve buradan hemen çıkmam gerekiyordu. Fakat unuttuğum şey, asansörün durması gerektiğiydi. Oysa o, (bir kişiliği olduğunu düşünmüştüm o an.. ürkmedim demek isterdim) gidecek bir yeri olmasada yoluna devam ediyordu.

İnanmaya ihtiyacım vardı. Asansörü durdurabilirdim. Buradan çıkabilirim dedim kendime, ne pisliklerle başbaşa kaldım. Radyodan adı Jane Doe olan bir kadın baş başa ayrı yazılır dedi. Ne yazması dedim, ben bir şey yazmıyorum ki… Herkes kendince haklıydı. Bu radyodakiler de kendini çok beğenmiş diye düşündüm. Neyse, ne durumlarla başbaşa kaldım diyordum. Sessizce gözlemleme sanatını öğrendiğimden beriydi sanırım. Öylesine düşünürken (düşünce gücüyle başarı) hava soğudu işte aniden. Sanki, neyi düşünmüyorsam o olasılık dahilinde bir şeyler gerçekleşiyordu. Herşeyi düşünmeyi bekledim kendimden. Genç olabilirdim ama zihnim çok yaşlıydı. Biraz zayıf kalıyordum asansöre karşı öyleyse. Nereden başlamalıydım? Derken asansör düşüşe geçti. Demirin birbirine sürtünmesi “the modern age” deki solo ya benziyordu. Asansörün kat hanesinde de “modern cage” yazıyordu o ayrı.. bam..! Son hatırladığım da buydu.

Bir pazar sabahına uyandım. Kimin yatağıydı onu bilmiyorum işte. Klozete bile odaklanamadım desem yeridir. Pazar sabahlarına uyanmak nasıl hissettiriyordu onu dahi hatırlamıyordum. Hoş pazar olduğuna neden bu kadar inandım onu da bilmiyorum.

Herşeyle beraber aynı anda nefes aldığımı umarak camdan dışarı baktım. Yıkık dökük binalar vardı manzarada.. Bilmediğim bir yer olmasını rica ettim kendimden. Aksi halde çok üzülecektim..

Ben nasıl bir yerdeydim ki etrafım bu kadar boka batmıştı? Ev banyo dışında temiz sayılırdı zaten. Harabe bir şehirde bu kadar korunaklı kalabilmiş başka bir yer var mıydı? Varsa benim gibileri de var olabilirdi. Ama bunun için dışarı göz atmam gerekirdi. Fakat çok açtım, önce buzdolabına bakacaktım.

Bu bir mini buzdolabıydı. Sen-Sun diye bir gazoz buldum içinde. Güldüm. Laz bir herifin bu markanın sahibi olabileceğini düşündüm. Yol yorgunu gibi hissetmemin yanında da çokça susamıştım. Gazozu elime aldım ve evden dışarı çıktım. Otel katları gibi dizayn edilmişti bulunduğum kat. Yanyana bir sürü daire kapısı ve yaklaşık 15~20 daire vardı. Kapı numaram 811′di. Asansörü kullanmak istemesemde aşağıya inmek için kullanabileceğim başka bir yol yoktu. Asansör gelene kadar kaçıncı katta olduğumu da bilmiyordum tam olarak. Ama 7 ya da 8 gibi görünüyordu pencereden dışarıya baktığımda.

Sekizinci kattaydım. İçeri bir adım attım ve kapı aniden üzerime kapandı. Oysa daha gideceğim kata basmamıştım bile. Bunun telaşı içerisindeyken asansör yukarıya doğru harekete geçti ve bir kaç kat ilerledikten sonra iki katın arasında durdu. Nerde olduğumu bilmediğim yetmiyormuş gibi şimdi de asansörde kalmıştım.

Aynaya baktım. Tuhaf mimiklerle kendi kendimi güldürdüm. Oldum olası asansörde yalnız başımayken çok rahat olurum. Ama son deneyimim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Galiba bu da çözmemiz gereken şeyi bulana kadar bitmeyen kabuslardan birisiydi.

Burada beklerken zamanın her zamankinden daha yavaş aktığını hissettim. Yani bana öyle geliyordu. Bu yavaşlığı esrar içerken yakalayabileceğimi biliyordum. Madem öyle bende keyfini çıkarabilirim sanırım bu anın dedim. Çünkü zamanı yavaş akıyorken yakalamışken, düşünmek ve konsantre olmak kolay ve eğlenceli olabiliyor. Sanırım kafamız iyiyken müzik dinlemekte bu yüzden zevkli.

Sonra ilginç bir kısır döngüye girdim. Zaman hakkında. Zamana yabancılaştım diyebilirim. Çünkü çoğu insanın sandığı gibi zaman yavaşlamıyor aslında dedim kendime. Hatta öyle ki bunun tam tersi oluyordu. Aslında zaman hızlı akıyordu. Nasıl olur da insanoğlu bunun farkına varmaz diye düşündüm. Büyük bir keşif yapmış gibi hissettim desem yeridir. Kendimce haklı nedenlerim vardı tabi ki.

Diyelim ki zemin kattan 3. kata çıkıyorsunuz. Alıştığınız ya da tahmin ettiğiniz bir süre zarfında gerçekleşiyor bu eylem. Fakat bu durum beklentinizden uzun sürdüğünde zaman yavaş ilerliyor dersiniz. Benzer şekilde; “daha yarım saat mi oldu” derken aslında size 2 saat gibi geldiği anlarda da aynı yorumu yaparsınız. “Yavaşladım. Herşey çok yavaş geliyor”..

Ben bunun tersi olduğuna inanmıştım işte. Yani biz o kadar hızlıydık ki zaman bize yavaş geliyordu. Aynadaki “benim” olduğu yerde bir kronometre ve asansördeki “benim” olduğu yerde de bir kronometre olsun. Asansördeki kronometre dünyanın her yerindeki zamanla aynı ölçüye sahip. Bildiğiniz kronometre işte [1] .. Aynadaki de [2] benim hissettiğim zaman.

[1] dakika 30′u gösterdiğinde şaşırıyorsanız, [2] 30 dakikadan ileri bir zamanı gösteriyordur. Misal 118 dakikayı. Ben bu durumda zamandan daha hızlı yaşamışım anı demektir. O halde neden herkes ” her şey çok yavaş ilerliyor” der? Zaman sadece bizim uydurduğumuz birşey olmalıydı -ki öyleydi de- ve bizde ilk başta bize sadece yardımı dokuncak diye icat etmiş olmalıydık. Sonraki nesiller bunu asla öğrenemedi ve dünya gezegenindeki en sabit, en güvenilir şey oluverdi.

Zamanda hızlı yolculuk fikri midemi bulandırmıştı. Zaten inandığım değerleride birer birer çürütmüş yapayalnız bir şekilde ağlıyordum şimdi. Aynada gözlerime bakarken görüntümün benden birkaç saniye sonra gözlerini kırptığını gördüm (aynı anda kırpsak bunu göremezdim öyle değil mi?). Orada ne var acaba diye düşünmeden edemedim. Aynanın diğer tarafına geçmek.. Masallardan sonra işte karşımda.. Bunun bir rüya olup olmadığını düşünmek ve tartışmak istemedim o an. Çünkü o kadar heyecanlıydım ki bunu -ola ki- uyanırsam yaparım diye düşündüm.

-devam edecek-

Leave a Reply